ORADA BİZİM İŞİMİZ VAR: “LİBYA”

21. yüzyılın en desiseli bölgelerinden biri de hiç şüphesiz Libya’dır. Savaşlara, isyanlara, darbelere, rejim değişikliklerine tanık olan Libya, bizzat ateş medeniyetine mensup şahısların çark çevirdiği bir İslam beldesidir.

Libya’nın coğrafi konumuna baktığımız zaman Akdeniz’e kıyısı olan bir Kuzey Afrika ülkesi olduğunu görürüz.

Jeopolitik konumunu göz önünde bulundurduğumuzda çok mühim bir mevkiye sahip olmakla birlikte enerji kaynakları bakımından da batılı devletlerin iştahını kabartıyor. Bu nedenledir ki Libya yakın tarihlerde güya refahın ve özgürlüğün sembolü olan Arap baharının yaktığı yerlerden biri olmuştur.

“Zulmü alkışlayamam, zalimi asla sevemem!” sözü tamamen günümüz İslam ülkelerinin düşmüş olduğu vaziyete karşı Türkiye’nin takınmış olduğu tavrı ifade ediyor. Zira Türkiye sınır komşusu olan Suriye’de ki zulme ve iç karışıklığa müdahil olarak vicdan ve insanlık ödevini yerine getirdi.

Şimdi ise Libya’da dizginleri eline alan batılı güçlerin kuklası sözde halife Hafter’in faili olduğu zulme karşı operasyon yürütüyor.

Ülke içi ve ülke dışı muhalif tavırlar sergileyen şahıslar olsa da Türkiye’nin Libya’da bulunması hem siyasi hem de uluslararası kamuoyunda gayet haklı sebeplere dayanıyor.

Bizler hem dost elimizi uzatıyoruz hem de dünya ya göz dağı veriyoruz.

Libya Başkanı Serrac:”Türkiye’nin bütün petrol ihtiyacını karşılamaya hazırız.” diyor.Peki pahalılıktan yakınan muhalefet neden Libya’da ne işimiz var diyor?

Ya da sözde insan haklarını savunan vicdanlı(!) muhalefet neden mazlum halka yardımımızı desteklemeyip orada ne işimiz var diyor?

İstedikleri kadar mani olmaya kalksınlar bizim arkamızda milyonlar var, gücü sonsuz Allah var.

Libya’nın tarihi serüvenini göz önünde bulundurduğumuz da bu durum daha da aşikar olacaktır.

Tarihte Libya

Antik çağlardan bu yana ülkeye Fenikeliler, Kartacalılar, Büyük İskender’in orduları, Ptolemaus hanedanı ve Romalılar, Arap-İslam İmparatorluğu ile Osmanlılar hakim olmuşlardır.

Çeşitli yönetimlerin eline geçen Libya şüphesiz ki İslam ile müşerref olduktan sonra hak ettiği konuma gelmiştir. Zira diğer devletlerin elindeyken hep bir kargaşa ve sefaletin kucağındaydı.

Libya 1553’de Turgut Reis ile birlikte Osmanlı imparatorluğunun hakimiyeti altına girdi. Lakin Devlet-i Aliyye’yi kemiren kurtçuklar yüzünden koca imparatorluk suyun içine atılmış şeker gibi eriyordu. Bunu fırsat bilen batılı devletler azılı çakallar gibi dört bir taraftan saldırıyordu.

1611 tarihinde Dayılık sistemi ile yönetilen Libya’da Osmanlının zayıfladığını sezen Dayılar kendi başlarına at koşturmaya başlamıştı.

19. yüzyıl başlarında Libya’daki dayılar da Tunus ve Cezayir dayıları gibi Akdeniz’de ABD ile mücadele etmiştir. Osmanlılar 1835 yılında Libya’daki kontrolü yeniden sağlayarak burayı merkezi yönetime bağladılar (Birinci ve İkinci Berberi Savaşı).

Osmanlı İmparatorluğunu öyle bir ihanet ağı sarmalamıştı ki Devleti kurtarmaya kalkan koltuğunu ve hayatını koruyamıyordu.

Nitekim Ulu Hakan Abdülhamid Han 33 senelik saltanatında yaralı aslanı çakallara peşkeş çekmeyerek vazifesini ve Gül ümmetini layığıyla muhafaza ediyordu. Gel gör ki besle kargayı oysun gözünü tabiri Abdülhamid Hanın başına geliyor. Kendi elleriyle ilim irfan ehli olup ümmeti kurtarsınlar diye Batı’ya gönderdiği öğrenciler gaflete düşüp onu tahttan indiriyorlar.

Tabi ki Kabbala neferlerinin ağına düşen bu gafiller Ulu Hakanın üniversitelerde okutulacak olan siyasetinden mahrum bir şekilde devleti yönetmeye kalkınca bir taraftan Balkanlar, bir taraftan Orta Doğu’daki topraklarımız, bir taraftan da Kuzey Afrika’daki son toprağımız olan Libya elden çıkıyor.

1911 yılın da İtalyanlar Libyayı işgal ediyor. Osmanlı subayları gönüllü olarak oraya gidip sivil halkı bir direniş için silahlandırıyor. Lakin o sıralar da Balkan sorunu ve de İtalyanların Ege’deki 12 adayı abluka altına alması Osmanlı imparatorluğunu Uşi antlaşmasını imzalamaya mecbur bırakıyor.

Antlaşmanın imzalanmasından sonra Osmanlı resmen Libya’dan elini eteğini çekmiş oldu. Bu da bizlerin Kuzey Afrika’daki son toprağının da kaybedildiğine bir işarettir.

İtalya Libya da çeşitli zulüm ve sömürge politikasını uygulamaya başlamıştı. zaten batı hep sömürüyor doğu hep eziliyordu. Hele ki Afrikalıların-siyahilerin- yüzyıllardır sömürülüp ırkçılığa tabi tutulması daha büyük bir yaradır. Topraklarındaki değerli mücevherleri istiyordu batı. Onun için insanın ve de insani hissiyatların hiç bir değeri yoktu. Batının yaşaması için yeterli olanlar altın, gümüş,petrol,para…

Hiç doymayan bir kara delikti. Kendi seküler medeniyetini kan ve göz yaşı üzerine inşa etmeyi adet edinmişti.

İşte bu kadar cani olan Batıya karşı bizlerinde büyük müşahhas bir değeri vardı; “Çöl Aslanı Ömer Muhtar”

Çöl Aslanı Ömer Muhtar

Aslan… hemde çöl Aslanı!

Faşist İtalyanların korkulu rüyası, mücahit Ömer Muhtar işgalci kuvvetlerin büyük kayıplar vermesini sağlayarak doğduğu toprakları, kendi kutsalını müdafaa ediyordu. Çocuk yaşta babasını kaybetti ama vatanını kaybedecek ve de vatansız yaşayabilecek bir hayatı yoktu. Çünkü o biliyordu ki anasız, babasız yaşanır ama vatansız yaşanamaz!

Esir aldığı bir İtalyan askerine İtalyan bayrağını verip “Bu bayrağı al, komutanına götür. O bayrak bu toprağa ait değil!” diyerek sömürülme libasını üzerinden atıp özgürlük bayrağını göklere çekmişti.

Zonta yakınlarında aslanlar gibi mücadele ederken yaralandı. Faşist İtalyanlar onu zincirleyerek zapt edeceğini zannediyordu ama onun Allah yolunda aslan gibi mücadele edecek bir ruhu ve inancı vardı.

Onu binlerin gözü önünde idam ettiler. Ama sadece bedeni aramızdan ayrıldı. Çöl Aslanı Ömer Muhtar’ın kula kul olmamak için direnen mücahit ruhu hala bizlerin yüreğinde müdafaa ediliyor.

Kaddafi ile Saadet

İleri, ileri, ileri, devrim, devrim, devrim!

Bir devrim ile yönetime gelip 42 yıl direniş ve hizmet sundu. O yeşil kitabın yazarı, Refah Libya’nın kurucusuydu.

Dünyanın hiç bir yerinde bugün evlerimizde kullandığımız ücretsiz değilken o ülkesine böyle büyük bir hizmet sunmuştu.

Topraklarında çıkarılan petrol gelirinin %90’ı halka veriliyordu.

Her aileye de istisnasız aylık o zamanın parasıyla 760 TL para, bir nevi maaş bağlanıyordu. Nüfusun yüzde 25’i yüksek tahsilli üniversite mezunuydu. Kaddafi dönemindeki Libya, IMF veya Dünya Bankası kredisi kullanmamıştı.

Kaddafi, Petrol ihraç eden ülkelere (OPEC) dolar ve euro yerine altın karşılığı satış yapmalarını tavsiye etmişti. Tıpkı Saddam Hüseyin gibi. Bunun anlamı ise altın karşılığı para basmayan Batılı ülkelerin iflasını istemek demekti.

İngiliz askerlerin üstlerini kapatarak , Yahudi ve İtalyanların ise mallarına el koyarak sınır dışı etmişti.

Böyle bir adam halkı için BABA’ydı. Ama bazı gafiller için diktatör.

Kaddafi’yi eleştirenler sert yaptırımlarının olduğunu iddia ediyordu. Evet, Kaddafi sertti çünkü o tek başına bir aslan gibi onlarca haine halkının hakkı için yumruğunu gösteriyordu.

Bazı provokatörcüler özgürlüğe açız diyordu. Kaddafi devrildikten sonra ise bir dilim ekmeğe dahi muhtaç ve aç olacaklardı.

Bu senaryo bana çok tanıdık geliyor. Abdülhamid Hana da aynı yaftayı söylüyorlardı. onu devirmek için ellerinden geleni yapıyorlardı. Devirince ne oldu?

– İmparatorluk yıkıldı gitti.

O zamanlar aynısını Kaddafi’ye yaptılar.

Yalancı bahar olan Arap Baharı Tunus’ta başlamıştı ama İslam coğrafyasını kasıp kavuracaktı.

Bu yangın Kaddafi’de yakacaktı, mazlum Libya halkını da gaflete düşeni de!

Kaddafi gitti, kandırılan halkı tarafından canice öldürüldü. Şimdi ise Libya’nın ahvali berbat.

Merhum Kaddafi’nin Türkiye için bir sözü vardır; “Biz Osmanlıyız, Tarihimiz bir!”

Yediden yetmişe mazlum Libyalı halkın da bir sözü var:”Biz Osmanlıyı yani Türkiye’yi istiyoruz. Bize yardım edin”!

Eee! Bizim de bir sözümüz var:” Orada bizim işimiz var çünkü Orası Bizim!”

YUSUF SEZER

2 thoughts on “ORADA BİZİM İŞİMİZ VAR: “LİBYA”

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir