İNSANLIĞIN ÖZÜ

Cenabı Hakkın inayetiyle Hz. Adem’in yaratılışından itibaren insanlık yeryüzünde neslini ve nefsini idame ettirmektedir. İlk insandan beri verilen akıl sayesinde oluşan maharet doğrultusunda insanlığın yeryüzüne yayılışı daha da hızlanmıştır.

Nice nimete sahip düzlüklerin dahi insana yetmeyişi adem oğullarını yeni arayışlara sevk etmiştir. Yerin onlarca metre altında şehirler kurup, en yüksek doruklara ulaşıp, nice okyanuslar geçip, yeni yerler keşfetmeye çalışmışlar.

Bu arayışların mutmain edemeyişinden ötürü dünya harici arayışlara başlayıp “uzayda yeni medeniyetler var mı?”sorusuna cevap aramaya koyuldular.

Lakin bu arayışlar sadece kantite değerleri ifade etmekte. Bu sınırlı ve geçici keşiflerin insanın mutluluğuyla doğru orantıda karabet kurduğu aşikardır.

Nitekim ifade edilen mutluluklar da geçici ve tozpembe hayallerden ibaret. Bu noktada insanın yayılıp cihanı iştihasıyla sarıp sömürmesi elzem emsallerdendir.  

Dünya mekanından ayrılıp uzayın deruni bölgelerinde insanlığın hiç karşılaşmadığı yerleri keşfetsek dahi neticede bu ancak maddi dünyayı ekseriyetle tesir edip kantite değişimine sebebiyet verecektir.

Ne yazık ki insanoğlu özsel dönüşümünü gerçekleştirmediği müddetçe bu keşiflerin ve gelişimlerin müspet yönleri çok kısıtlı kalacaktır.

Buna binaen ademoğlu özüne yani İnsani ve İslami ilkelere ricat etmek zorundadır. Batılın ve Hakkın kadim mücadelesi var olduğundan beri insanlığın başlangıç noktası diye tabir edilen nokta iki keskin sapağa ayrılır.

İki keskin sapağa bakacak olduğumuz zaman biri Ateş medeniyetine, diğeri ise Gül medeniyetine vasıl olur.

Medeniyet kavramı ile kainattaki tüm menfi ve müspet değişimlerin kaynağı buraya dayanır. İnsanların, fikirlerin, amaçların, nihai sonuçların ikiye ayrılarak bu sapaklardan birini yol bilip gitmesi hayat sirkülasyonunun devri daim etmesine vesile olur.

Bu devri daim esnasında yeni oluşumların aksine yenilenen yapılanmalar zuhur eder. Nitekim hiç kimse veyahut hiçbir şey özünü inkar edemez. Ancak köklerinden aldığı güçle hareket edip özünün bir süreği olarak devam eder.

Zira öyle bir husus vardır ki; O’nun ol demesiyle dilediği olur. Her şey ondan gelir ve ona gidecektir. (İnandık ve tevekkül ettik hiç şüphesiz.)

İşte dünyadaki tüm medeniyetlerin mensup olduğu Gül ve Ateş medeniyeti aynı kaynaktan çıkan fakat iki ayrı kola ayrılıp farklı yerlerde havza oluşturan nehre benzer.

Burada kaynak izzet sahibi Allah’tır. Lakin biri Haktan sapmışların yolu, diğeri Hakka tapanların yoludur.

Mezopotamya, Mısır, Grek, Roma, ve İslam medeniyeti gibi köklü medeniyetler bu iki kadim medeniyetin ( Gül ve Ateş medeniyeti) muhtevasında saklıdır.

Nitekim Gül medeniyeti; refahın, mutluluğun, Hakka teslimiyetin, sulhiyetin, akliyetin, barındırıldığı bir medeniyet iken, Ateş medeniyeti; buhranın, mutsuzluğun, katliamın, savaşın ve şahsi hevanın barındırıldığı bir medeniyettir.

Başta da bahsettiğim üzere faili olduğumuz işlerin müspet sonuçlar vaat etmesini arzuluyorsak Hakkın rızasının geçtiği yol olan Gül medeniyetini istikamet bilip bir an olsun sapmamalıyız.

Nitekim insanlık iç hesaplaşmasını ve faili olduğu hadiselerin muhasebesini yaparak medeniyet tercihini yapmak zorunda.

Hakikat medeniyeti olan Gül medeniyeti mi?

Yoksa tabi olanın Batılın bataklığına hapsolup zelil olacağı Ateş medeniyeti mi?

Unutmamalıyız ki; vereceğimiz tercihin cevabı özümüzün muhtevasında barınmakta…

YUSUF SEZER

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir